Şehir,imar medeniyet ve insan arası ilişkiler,yaşadığı çevrede her zaman huzuru arayan insanın öteden beri cevabını aradığı sorular yumağı olagelmiştir.Ancak üzülerek belirtmeliyim ki,bu ilişkiler ağı ve sonuçları hiçbir dönemde günümüzdeki kadar kaba saba olmamış ve şehirler küçük menfaatlere konu edilip bu kadar hoyratça kullanılmamıştır.Geçmişte şehirler imarıyla,mimarisiyle şair ve yazarlara ilham kaynağı olurken,günümüzde imar kelimesi sadece rant,menfaat,haksız kazanç gibi kavramlarla sıkça anılır olmuştur.Dün şehrin imarından huzur bulanlar için, bu tablo bugün huzursuzluğun temel sebebi olmuştur.Şehrin keşmekeşi içinde kaybolup giden,yığınlar içinde kendini çaresiz hisseden insanoğlunun ruh halini yansıtan şairin şu dizelerindeki ifadelerden günümüz şehirlerinin nasibini almadığını kim iddia edebilir;
"Yalan, şehirlerin suyu...
Hile, şehirlerin ışığı…
Riya, şehirlerin havası…
Taklit, şehirlerin mâbedi…"
Tarih boyunca içinde yaşadıkları şehirler şair ve yazarlara ilham kaynağı olmuştur.İbni Haldun da şehir medeniyetin anahtarıdır,Yahya Kemal’e göre şehir İstanbul’dur ve kendisine aşık olunmayı sonuna kadar haketmiştir.Tıpkı Nebi’nin “bir sengine Acem mülkünü feda edecek kadar” meftun olduğu gibi.Piyer Loti’yi İstanbul’a çekenin sadece Hatice’ye olan aşkı olduğunu kim söyleyebilirki.Şüphesiz şehrin kendisine bağlayan,cezbeden tarafı mimarisi,kültürel dokusu,mimari ile insani ritmi arasındaki dayanılmaz ahenktir.
Şehir kültürü,medeniyet ve insan arasındaki ilişkiyi formüle eden çok değerli eserler vardır edebiyatımızda.Ancak bunlardan üzerinde en çok konuşulanı,benliğimizde en fazla iz bırakanı, Ahmet Hamdi TANPINAR’ın ölümsüz eseri “Beş Şehir”dir. Tanpınar, eserinin konusunu "hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyak" olarak ifâde etmiştir.İskender Pala’nın ifadesiyle “Beş Şehir”;“Ahmet Hamdi'nin, hayatının tesadüfleri olan Ankara, Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul şehirlerini anlattığı deneme türü eseridir. Bir gezi kitabından yahût bir seyahatnâmeden çok farklıdır; çünkü sâde târihî bilgi, kuru gezi rehberi, bir şehir coğrafyasından farklı olarak his, sanat, estetik, kültür ve bilgi birikimi içerisinde yoğurulmuş bir yapıttır. Bu yönüyle edebiyatımızın aşılamayanlarındandır. Beş Şehir eski ile yeninin dâimi bir çatışmasıdır aslında. Sürekli bir hesaplaşma, bir karşılaştırma söz konusudur eserde. Tanpınar, geçmişe güncelin penceresinden bakarak bir inşa eyleminde bulunmuştur”.Eserde yazar şehirleri irdelerken salt mimarisine ve imarına bakarak hüküm vermez.Değerlendirmelerini “biz kimiz,ne idik,ne olduk,nereye gidiyoruz” sorularına şehrin ahengi üzerinden cevap arayarak yapmaya özen gösterir.
Ahmet Hamdi bu problemlere hayatının arasında rastladığını söylüyor ve ekliyor:“Onlar bana Anadolu’yu dolduran Selçuklu eserlerini dolaşırken, Süleymaniye’nin kubbesi altında küçüldüğümü hissederken, Bursa manzaralarında yalnızlığımı avuturken, divanlarımızı dolduran kervan seslerine karışmış su seslerinin gurbetini, Itri’nin, Dede Efendinin musikisini dinlerken geldiler. Hiç unutmam: Uludağ’da bir sabah saatinde, dinlediğim çoban kavalına birbirini çağıran koyun ve kuzu seslerinin sarıldığını gördüğüm anda, gözlerimden sanki bir perde sıyrılmıştır. Türk şiirinin ve Türk musikisinin bir gurbet macerası olduğunu bilirdim, fakat bunun hayatımızın bu tarafına sıkı sıkıya bağlı olduğunu bilmezdim. Manzara gerçekten güzel ve dokunaklıydı, beş on dakika bir sanat eseri gibi seyrettim. Bir gün Anadolu insanının his tarihi yazılır ve hayatımız bu anlayış ile gerçek bir sorgunun süzgecinden geçirilirse, moda sandığımız birçok şeylerin hayatın kendi bünyesinden geldiği anlaşılır. Bir kelime ile benim için bu problemlerin kendileri kadar onların bana gelişleri, ruh hallerimi benimseyen içimdeki yürüyüşleri de önemliydi. Zaten kitap, parça parça yaşanmış şeylerden doğdu.”
Yazar yaşadığı dönemde değişik zamanlarda gördüğü ve kendi ifadesiyle “hayatının tesadüfleri” olarak gördüğü beş şehri kitabında ele alır.Kitabın yaklaşık yarısını İstanbul’a ayıran yazar,bu şehrin yanı sıra Ankara,Erzurum,Konya ve Bursa’ya kitabında yer vermiştir.Yazarın “onların arkasında kendi insanımızı ve hayatımızı, vatanın mânevî çehresi olan kültürümüzü görmek daha doğru olur” ifadesinden şehri barındırdığı insanlardan ve onların kültüründen ayrı tutmadığını anlıyoruz.İstanbul’u anlatırken kullandığı “asıl İstanbul, yani surlardan beride olan minareyle camilerin şehri, Beyoğlu, Boğaziçi, Üsküdar, Erenköy tarafları, Çekmeceler, Bentler, Adalar, bir şehrin içinde âdeta başka başka coğrafyalar gibi kendi güzellikleriyle bizde ayrı ayrı duygular uyandıran, hayalimize başka türlü yaşama şekilleri ilham eden peyzajlardır” ifadesi veya “Konya’ya hangi yoldan girerseniz girin sizi bu serap vehmi karşılar. Çok arızalı bir arazinin arasından ufka daima bir ışık oyunu, bir rüya gibi takılır. Serin gölgeleri ve çeşmeleri susuzluğumuza uzaktan gülen bu rüya, yolun her dirseğinde siline kaybola büyür, genişler ve sonunda kendinizi Selçuklu Sultanlarının şehrinde bulursunuz” diyerek anlattığı Konya’ya ait ifadelerde hep bize ait olan değerlerin izlerini bulursunuz.Nitekim Erzurum’u anlatan” Erzurum Türk tarihine, Türk coğrafyasına 1945 metreden bakar.
Şehrin macerası düşünülürse, bu yükseklik daima göz önünde tutulması gereken bir şey olur. Malazgirt Zaferinin açtığı gedikten yeni vatana giren cedlerimizin fethettikleri büyük, merkezi şehirlerden biridir.Tarihimizin ikinci dönüm yerinde, Millî Mücadelenin ilk temeli gene Erzurum’da atılır. Her şeye rağmen hür, müstakil yaşamak iradesi, ilkin bu kartal yuvasında kanatlanır. Atatürk, Erzurum’dan işe başlar” ifadeleri ileşehrin mimarisini temaşa ederken zaman tüneline girdiğiniz hissine kapılırsınız.Ankara ise yazarın ifadesiyle sizde “çelik zırhlarını giymiş bir silahşöre benzeyen kalesinin telkininde bulunan bir şehir havası”uyandırır.Bursa ise apayrı bir yapılanması ile huzurlarınızdadır.Evliya Çelebi’nin “ruhaniyetli şehir” veya “velhasıl Bursa sudan ibarettir “dediği Bursa’yı içinde barındırdığı türbeleri ile anlatır yazar:”Bu devir, haddi zatında bir mucize, bir kahramanlık ve ruhaniyet devri olduğu için, Bursa, Türk ruhunun en halis ölçülerine kendiliğinden sahiptir, denebilir. Bu hakikati gayet iyi gören ve anlayan Evliya Çelebi, Bursa’dan bahsederken “Ruhaniyetli bir şehirdir.” der.
İster istemez sayarsınız: Gümüşlü, Muradiye, Yeşil, Nilüfer Hatun, Geyikli Baba, Emir Sultan, Konuralp… Bunlar hakikaten bir şehrin semt ve mahalle adları; yahut tıpkı bizim gibi muayyen bir zaman içinde yaşamış birtakım insanların anıldıkları isimler midir? Hepsinin mazi dediğimiz o uzak masal ülkesinden toplanmış hususi renkleri, çok hususi aydınlıklan ve geçmiş zamana ait bütün duygularda olduğu gibi çok hasretli lezzetleri vardır…
Bu kuruluş asrından sonra Bursa, sevdiği ve büyük işlerde o kadar yardım ettiği erkeği tarafından unutulmuş, boş sarayının odalarında tek başına dolaşıp içlenen, gümüş kaplı küçük el aynalarında saçlarına düşmeye başlayan akları seyrede ede ihtiyarlayan eski masal sultanlarına benzer. İlk önce Edirne’nin kendisine ortak olmasına, sonra İstanbul’un tercih edilmesine kim bilir ne kadar üzülmüş ve nasıl için için ağlamıştır.”
Hasılı kelam dün şehirlerimiz imarıyla,mimarisiyle,doğayla ahengiyle şair ve yazarların eserlerine konu olurken,bugün değerlerdeki ciddi erezyonun etkisiyle mevcudiyetini koruma mücadelesi vermektedirler.Şehirleşmenin artarak devamının sebep olduğu tamiri imkansız tahribat,kime,nereye kesileceği belli olmayan bir fatura olarak önümüzde durmaktadır.Şehirler aymazlık ve de doymazlık içinde olan kimi kamu görevlilerinin fırsatçı seçmenlerle işbirliğiyle, önemli derecede rant savaşlarının yapıldığı mekanlara dönüştürülmüştür.İmar planlarının veya nazım planların şehir vizyonuna hizmet edeceği düşünülürken,şahsi menfaatlere uğruna sık sık ve üstelik planı kabul eden aynı merciler tarafından tadil edildiği bir realitedir. Türkiye’de imar planları veya nâzım planların değişikliğe uğraması istisnai hallerden değil, “tabii” durumlardan sayılır.”Ya yeşil alanlar” dediğinizi duyar gibi oluyorum.Onların ihtiyaca göre imara açılması zaten adiyattan olup mevzu etmeye bile değmez.
Netice itibariyle zahmetsiz,emeksiz servet edinmenin en kolay olan rant savaşları,şehirlerimizi hangi medeniyeti temsil ettiği belli olmayan,ucube yerleşim yerleri haline dönüştürmüştür.Oysa ki,zamanın öğütücü çarkı içinde keşmekeşe kurban verilmemesi gereken,bizi biz yapan değerler manzumesi vardır.Aşınmalara karşı bütün heybetiyle direnen mimari yapı, evsahipliği yaptığı medeniyetin sakinlerinin kültürü ile uyumlu olduğu,doğa ile bütünleştikleri sürece yaşamaya,kendini korumaya muktedir olacaktır.Bu değerleri korumanın en garanti yolu sanırım,imar değişikliklerinde olabildiğince şeffaflıktan geçmektedir.İmar tadilatının hangi sebepten gerektiği tüm açıklığı ve işlemin bütün safahatı ile kamuoyu tarafından bilinmelidir.Konu ile igili meslek odaları da çalışmalarının siyasi görüşlere malzeme yapılmaması konusunda daha duyarlı davranmalıdırlar.Hassasiyet gösterilmesi gereken bir diğer konunun da belediye meclis üyeliklerine ehil kimselerin getirilmesi için hem siyasi partilerin,hem de seçmenlerin duyarlı davranmaları olduğunu hatırlatmak isterim.Aymazlık devam ederse,yitip giden değerlerin ardından gözyaşı dökmek kaderimiz olacaktır.
Samet ERCOŞKUN
Sandıklı Kaymakamı